‘Farkındalıklık” Ebeveynlik’ ve Kendini Bulma Yolculuğu Üzerine
Dilek Cesur kimdir? Sizi kendi cümlelerinizle tanımak isteriz.
Aslında hayatın içinde kim olduğum sürekli değişiyor. Bazen anne, bazen konuşmacı, bazen çok güçlü bir savaşçı, bazen yorgun bir yolcu, bazen umutlu, bazen umutsuz… Tek bir kimliğim yok. Herkesin olduğu gibi gün içinde benim de birçok kimliğim oluyor. Ama hangi kimliğin içinde olursam olayım önce “BEN” olmaya çalışıyorum. Çünkü insan her şeye yetişiyor da bir kendine yetişemiyor. Kendine geç kaldığında da hiçbir kimliğin içinde kendi mutlu hissedemiyor. O yüzden Dilek Cesur kendi gibi olmaya ve yaşamaya çalışan bir kadın.
Eskişehir’de başlayan yaşam hikâyeniz bugün binlerce kişiye dokunan bir yolculuğa dönüştü. Bu dönüşümün temelinde hangi duygular ve hangi kırılmalar var?
Ben herkesin bu dünyaya bir sebepten dolayı geldiğini düşünüyorum. Ben de kendime insanları sebep edindim. Anlattıklarım ve yazdıklarımla bu dünyada bir kişinin yüreğine dokunabilirsem. O kişi hayatına bir güzellik, iyileşme getirebilirse ben bu dünyadaki görevimi yerine getirmiş sayacağım. İşte bu yolculuk böyle başladı. Her kendime bir kişiyi hedef alarak yataktan kalkıyorum. O bir kişi için video çekiyorum. Yazılar yazıyorum. Sonra fark ediyorum ki “bir” “bin” olmuş. İşte benim kırılma noktam, tam olarak bu bir kişi.
Bugün sizi takip eden, eğitimlerinize ve kitaplarınıza ilgi gösteren binlerce insana tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz?
Sen varsan her şey anlamlı yoksan değil. Seni anlamlı kılan çevrendekiler değil onları anlamlı kılan sensin. Dinlersen konuşabilirler. Vakit ayırırsan seni görebilirler. Müsaade edersen konuşurlar. Seversen değerliler. Ama hiçbirini yapmak istemezsen onlarda yok olurlar. Uzun bir cümle oldu.
Instagram’da binlerce kişiye ulaşıyor, değerli içerikler üretiyorsunuz. Bir sosyal medya platformunun bu kadar güçlü bir eğitim alanına dönüşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Açıkçası bu konuda kendimle gurur duyuyorum. Çünkü bugün, üzülerek söylemem gerekir ki toplumun dikkatini eğitim içerikleriyle çekmek oldukça zor. İnsan yaradılışı gereği kaosa ve tehlikeye daha hızlı odaklanıyor. Peki neden? Aslında bunun bilimsel bir açıklaması var: İnsan beyni binlerce yıl boyunca hayatta kalabilmek için tehlikeyi, riski ve olumsuzluğu iyi olandan önce fark edecek şekilde programlandı. O dönemde tehditleri görmezden gelen birinin yaşama şansı düşüktü. Bu nedenle zihnimiz hâlâ “Önce kötüyü fark et, onu anlamaya çalış” şeklinde çalışıyor. Bugün fiziksel tehlikeler azalmış olsa da beyin aynı alarm sistemini kullanmaya devam ediyor. Sosyal medyada kötü bir haber gördüğümüzde durup bakmamızın sebebi de bu. Zihin, “Bunu bilirsem kendimi korurum.” diyor. Bu yüzden eğitim, gelişim ve farkındalık içeren içerikler tehdit algısı yaratmadığı için çoğu zaman geri planda kalıyor.
Dijital dünyada hızla büyüyen bir etkiye sahip oldunuz. Bu büyümeyi sürdürülebilir kılmak için nasıl bir içerik stratejisi benimsiyorsunuz?
Sürdürülebilirlik için iki şeye çok dikkat ederim: Birincisi samimiyet, ikincisi de, anlattıklarımın ve yazdıklarımın yaşamın içindeki karşılığıdır. Popüler olanı değil, ihtiyaç duyulanı üretmeye çalışıyorum. İnsan neyin gerçek olduğunu hisseder. Ben de en gerçek halimle sosyal medyadayım. Bu gerçekliğin içinde ailem, evim, dağınıklığım, eksikliklerim, başarılarım yani kısaca bana ait olan her şey var. Diğer türlüsü gerçekten biraz yapay kalıyor. İnsanlar sizinle bağ kuramıyor. Kendimizden bir şeyler bulduğumuz yerlere, insanlara, mekanlara bağlanırız. İyileştiğimizi düşündüğümüz yerleri daha çok ziyaret ederiz. Bize iyi gelen insanlara güveniriz. Aramızda bir ekran bile olmuş olsa ben insanlar ile aslında duygusal-gerçek bir bağ kurmaya çalışıyorum. Bu yaptığım işin sürekliliğini sağlıyor
Ergen çocukları olan ailelere, iletişimi kuvvetlendirmek adına altın değerinde bir öneriniz var mı?

Ergen çocuklarla iletişimi güçlendirmek için verebileceğim altın değerindeki öneri şudur: “Dinlemeyi gerçekten öğrenin.” Ergenlik döneminde gençler çoğu zaman duyulmadıklarını, anlaşılmadıklarını düşünüyor. Ailelerin yaptığı en temel hata, çocuğun cümlesini duyup hemen çözüm üretmeye çalışmak ya da nasihat vermek oluyor. Oysa ergenin ihtiyacı, önce “beni duyuyorlar” hissidir. Ben ailelere şunu öneriyorum: Çocuğunuz konuşurken niyetiniz cevap vermek değil, anlamak olsun. Bu küçük değişim, evdeki iletişimin tonunu tamamen değiştirir. Çünkü genç şunu fark eder: “Annem-babam beni düzeltmeye
çalışmıyor, gerçekten dinliyor.” Bu güvenli alan oluştuktan sonra genç zaten kendi sorularıyla, ihtiyaçlarıyla, hatta hatalarının sorumluluğuyla size gelir. Kısacası, ergenlik döneminde güçlü iletişim; yargısız bir kulak ve sabırlı bir kalpten geçer.
Sosyal medya üzerinden anne ve babalara verdiğiniz mesajların bu kadar karşılık bulmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Çünkü ben onlara mükemmel olanı değil olması gerekeni anlatıyorum Sonuçta dünyaya sadece anne-baba olarak gelmedik. Tek görevimiz ve amacımız bu değil. Üstelik dünyaya gelen her çocuk kulllanma klavuzu ile de gelmiyor. Ya da çocukların üzerinde düğmeleri yok ki çaresiz kaldığımız zaman fabrika ayarlarına geri dönelim. Yani kısacası her şeyin kusursuz olması mümkün değil. En iyi anne-baba modeli kendisinin de bir zamanlar çocuk olduğunu unutmayandır. Çocuklarımız bir yetişkin nasıl davranır bilemez ama bir yetişkin bir çocuk nasıl hisseder bilir. Üstelik sağlıklı ebeveyn olmanın çok basit bir kuralı var: Sana yapılmasını istemediğin şeyleri çocuğuna yapma. Buna dikkat ettiğinde gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
“Doğru ebeveynlik” yerine “farkındalıklı ebeveynlik” kavramını daha çok duyuyoruz. Sizin için bu kavram ne anlama geliyor?
“Doğru ebeveynlik” kavramı çoğu anne-babayı ister istemez bir sınavın içine sokuyor. Sanki görünmez bir cetvel varmış gibi herkes kendini ölçüyor, “yeterli miyim, değil miyim?” diye düşünüyor. Bu yüzden artık birçok kişi bu kelimenin ağırlığını taşımakta zorlanıyor. Oysa “farkındalıklı ebeveynlik” çok daha insani, çok daha yumuşak bir yerden konuşuyor. Benim için bu kavram, kusursuz olmaya çalışmak yerine çocuğumuzla kurduğumuz ilişkiye hem
gözümüzü hem de gönlümüzü açmak anlamına geliyor. Farkındalıklı ebeveynlik, öncekendimizi fark etmekle başlıyor. “Şu an ben ne hissediyorum?” sorusunu sorabilmek büyük bir değişim yaratıyor. Çünkü hangi duyguyla yaklaşırsa yaklaşsın, anne-babanın iç dünyası mutlaka çocuğun kalbine temas ediyor. Bu nedenle kendi yorgunluğumuzu, öfkemizi ya da kaygımızı fark etmek, çocuğumuzla ilişkimizi dönüştürmenin ilk adımı oluyor. Bir diğer önemli nokta ise çocuğu “düzeltmeye” değil, “anlamaya” çalışmak. Bir davranışın arkasındaki ihtiyacı görmek, çocuğun bize ne anlatmaya çalıştığını duymaya niyet etmek… “Bu çocuk neden böyle yapıyor?” sorusu yerini “Bu davranış bana ne söylüyor?”ya bıraktığında, evdeki hava bile değişiyor. Farkındalıklı ebeveynlik aynı zamanda kendini suçlamadan, çocuğu yargılamadan ilerleyebilmek demek. Hepimizin zorlandığı anlar olur; bağırdığımız, yanlış anladığımız, sabrımızın bittiği zamanlar… Ve en önemlisi, çocuğun duygusuna eşlik edebilmek. Onu susturmaya çalışmak yerine yanında durmak… Duygularını küçümsemek yerine kabul etmek… “Zorlanıyorsun, farkındayım, yanındayım” diyebilmek. Kısacası farkındalıklı ebeveynlik, mükemmel olmaya çalışan değil; öğrenmeye, gelişmeye ve çocuğuyla birlikte büyümeye açık bir yolculuktur. Sevgiyle, merakla, dürüstlükle ve her gün yeniden başlayabilme cesaretiyle ilerleyen bir yol…
Yeni kitap veya eğitim projeleriniz var mı? Bizi yakın dönemde neler bekliyor?
Ben nefes almaya devam ettiğim sürece ben de proje bitmez. Çünkü ben yazdıkça yaşadığımı hissediyorum. Çok yakın zamanda hem çocuklar için hem de yetişkinler için beni çok heyecanlandıran projelerim var. Özellikle şu sıralar, herkesin ilham alacağı bir hayat hikayesi yazıyorum. Bu proje beni aşırı
heyecanlandırıyor.
Son olarak… Dilek Cesur’un hayat mottosu nedir?
“Hayat dediğin bir an. O da şu an. Dünü değiştiremezsin. Yarını garanti edemezsin. Ama dünden öğrendiklerinle bugününe bir mum yakabilirsen yarınını aydınlatabilirsin.”






