Rol Hazırlığı: Bir karaktere hazırlanırken izlediğiniz temel adımlar nelerdir? Rolü içselleştirmek için kişisel olarak uyguladığınız özel bir yöntem var mı?
Aslında işin bütün özelliği dramaturji. Öncelikle senaryo, sonrasında karakter için. yani, sebep-sonuç ilişkisini çözümlemek. Hangi olayda nasıl gelişmeler oluyor ve bunun sonucunda karakter nasıl dönüşümler gösteriyor. Çözülmesi gereken şey bu. Bu anlamda karakteri sevmek zorunda değilsiniz. Ama anlamak zorundasınız. Salt “kötü” olarak yazılmamış bir karakterin kimi kötülüklerinin de aslında kendi içindeki sebelerini ve dönüşümünü keşfettiğinizde içine girmekten başka iş kalmıyor zaten. Metotlarla, yöntemlerle ilgilenmem. Olması gereken “o” olmaktır. İşimiz bu.
Kariyerinizde sizi en çok zorlayan veya en çok tatmin eden proje hangisi oldu? Bu projeden ne öğrendiniz?
Dizi olarak söylersem, en çok zorlayan proje de en çok tatmin eden proje de Öyle Bi Geçer Zaman Ki dizisi ve oradaki karakter Süleyman oldu. Tabi oyunculuk tatmini açısından söylüyorum. Zira motosiklet kullanımı, gitar çalması, Galatasaray Lisesi mezunu oluşu, Fransızca konuşması gibi yer yer benle örtüşen yerler olmasına rağmen souçta ben değildim. Sadakati, sakinliği, çözümcülüğü hatta becerilerine bakarsak, beni çok aşan bir karakterdi. Yani aslında benden parçalar nedeniyle işimin daha kolay olması gerekirken, daha zor durumlar oldu benim için. ama biz Mete Horozoğlu’yla Soner Süleyman olarak öyle güzel bir tahterevalli yakaladık ki, karakterlerin içine girmek sıkıntı yaratmaz bir hale gelmişti olanca farklılıklarımıza rağmen. Bu bağlamda hem Mete Horozoğlu ve Farah Zeynep’le karşılıklı oynamak hem de Zeynep Günay yönetmenliğinde çalışmak benim için çok tatmin edici bir çalışma olmuştu. Sinemada aynı duyguyu Özer Feyzioğlu yönetmenliğinde çalıştığım Cep Herkülü NAİM filminde Naim’i kaçıran Rasim karakteri, tiyatrodaysa Erol Toy’un yazdığı eserde Ender Yiğit’in karşısında Pir Sultan Abdal oynarken yaşadığımı söylemezsem cevap eksik kalır bence.
Aynı zamanda Sinema Oyuncuları Meslek Birliği BİROY’un Başkanlığını yapıyorsunuz. Sanatçıların telif hakları ve emeğinin karşılığını alması konusunda sektörün yaşadığı sorunlara dair düşünceleriniz nelerdir? Bu konuda atılması gereken en kritik adımlar ne olmalıdır?
Bu konuda ülkemizde büyük bir garabet yaşandığını açıkça söylemeliyim. Aynı kanunla tanımlanmasına karşın Müzik sektörünün yıllardır telif alıp Sinema sektöründe hâlâ telif toplanamıyor olması akla ziyan bir algı operasyonunun sonucudur. Ancak açık yüreklilikle söyleyebilirim ki artık güneş balçıkla sıvanamıyor. Son 4 sene içersinde hem yurtdışından sektörümüze gelen telifler hem de bu algıyı yıkmaya yönelik çalışmalarımız, bize büyük bir güç sağladı. Telif rejiminin oturması için kanunlarımızda gerekli zorunlulukların olmaması ve uygulayıcılarının da bu kültüre değin -kaba tabirle- racon kesen tavırlar göstermemesi en büyük eksiğimiz olmuş bu zamanlara kadar. Ama gelinen noktada hem meslek birliklerinde hem de konunun birinci derecede muhatabı olan Telif Hakları Genel Müdürlüğümüz, dolayısıyla Bakanlığımızda da çözüme yönelik ciddi çabalar olduğunu görüyorum.
Müzik ve oyunculuk, kariyerinizde nasıl bir denge oluşturuyor? Birinin diğerini beslediği noktalar nelerdir?

Doğrusu şu iki benim için ayırmak çok zor. Ben sahneyi, seyirciyle beraber olduğum o zaman dilimini seviyorum. Dolayısıyla bir denge kurmam gerekmiyor. Sahnede karın ağrılarını ifade etmeye çalışan bir sanatçı olarak görüyorum kendimi. İçten devam eden bir müzikal ritm oyunculuğumu ayakta tutar ve yürütürken, ezginin ötesinde her kelimenin ve cümlenin hakkını vermemi sağlayan bir teatral birikim de müzsiyenliğimi besliyor ve hatta domine ediyor diyebilirim. Ancak ne yaparsanız yapın, bu tip konular hakkaniyet kökenli bir kültür meselesi. Telif kültürünün kavramsal olarak net bir şekilde anlaşılması ve oturtulması gerekir. Zira bir toplum aslında ürettikleri, yarattıkları ve kendi üretip yarattıklarının sahipliği noktasında gelişmişliğinin seviyesini gösterir.
Yapay zekanın (YZ) sanat üretiminde artan rolü hakkında ne düşünüyorsunuz? YZ’nın bir sanatçının yerini alabileceği endişesi taşıyor musunuz, yoksa bunu yeni bir araç olarak mı görüyorsunuz?
Sıkıntılı bir konu. Zira bu tip teknolojik gelişmeler toplumsal akıl ve uzlaşmadan daha hızlı gelişiyor ve yetişmeye çalışıyorsunuz. Gelinen noktada yeniliklere açık ve hemen kötüyü dile getirmeyen biri olmaya özen göstersem de, en kötüyü düşünmek de gerekir. Yaşadığımız çağı Tekno-Feodalizm ya
da Dijital Ortaçağ gibi tanımlayan yazarları da dikkate alırsak, insan ögesinin devreden çıkartılarak sisteme bağımlılık ötesinde var olmak için mecbur bırakılmak gibi korkunç bir geleceğin tartışıldığı noktada ben sorunuza sadık kalarak konuya sanatla ilgili açıdan yanıt vermeye çalışayım. “Gerçek gibi” tanımlamalarına karşın aslında “Gerçek” olmadığını çoğumuz fark ediyoruz. Ama algı operasyonları haberden resime, müzikten filme her şeyi bize GERÇEK olarak yutturma gücüne sahip. Ama ne sayesinde?.. Teknoloji sayesinde. Belki de bir Teknolojik Kıyamete gidiyoruzdur. Bu bağlamda oyunculuk için de müzik için de belki de sahici icraların değeri artacaktır. Belki konu, teknolojinin reddine kadar gelecektir. Bilemeyiz. Benim kişisel olarak söyleyebileceğim ancak, İNSAN ögeli, İNSAN temelli bir hayatı önümüze koymadığımız sürece GERÇEK kavramının hep kafamızı bulandıracağı ve SALT GERÇEk’ten uzaklaşacağımız iddiası olabilir.






