Son zamanlarda sosyal medyada sıkça aynı kavramlarla karşılaşıyoruz: sınır koyma, toksiklik, tetiklenme, travma…
Bir zamanlar yalnızca terapi odalarında duyulan bu kelimeler, artık sosyal medyanın ve günlük hayatın bir parçası hâline geldi. Psikoloji dili, sosyal medyayla birlikte hızla yayıldı; karmaşık duygulara isimler verildi, görünmez olan görünür oldu. Bu, kuşkusuz önemli bir dönüşüm. Çünkü adı konabilen şey, inkâr edilemez. Konuşulan duygu, bastırılan duygudan her zaman daha sağlıklıdır.
Ama yine de şunu sormadan edemiyorum: Bu kadar çok psikoloji konuşuyoruz; peki gerçekten iyileşiyor muyuz?
Bugün birçok insan ne yaşadığını biliyor, hatta bunu oldukça doğru kelimelerle ifade edebiliyor. Ancak bilmekle hissetmek aynı şey değil. Bir duygunun adını bilmek, o duyguyla temas edebildiğimiz anlamına gelmiyor. Hatta bazen kelimeler, duygulara yaklaşmak için değil; onlardan uzaklaşmak için kullanılıyor.
Seanslarda sıkça karşılaştığım bir durum var: Danışan çok şey biliyor, yaşadığı durumu doğru kavramlarla anlatabiliyor ama bir noktada duruyor. Çünkü orada hisler var. Orada acı, belirsizlik ve kırılganlık var. İşte tam o noktada bilgi geri çekiliyor; tanımlar ve kavramlar bir kalkan hâline geliyor. Çünkü hissetmek, bilmekten daha riskli.
Sosyal medyada dolaşan terapi dili de çoğu zaman buna zemin hazırlayabiliyor. Kişi bir etiketi alıp üzerine yapıştırıyor: “Ben buyum.” Oysa terapi, insanın kendini bir tanımda sabitlemesi değil; kendine yaklaşabilmesidir. Etiketler bazen anlamak için değil, değişmemek için kullanılıyor.
Bu durum ilişkilerde de kendini gösteriyor. Psikoloji dili yaygınlaştıkça, insanların ilişkilerde kalma kapasiteleri azalmış gibi görünüyor. En ufak zorlanmada kavramlara sığınıyoruz. Oysa her zorlanma toksik değildir; her tetiklenme kaçılması gereken bir alarm olmayabilir.
Terapinin amacı hayatı steril hâle getirmek değildir. İyileşme; hiç zorlanmamak değil, zorlanmaya rağmen ilişkide kalabilmektir.
Psikoloji dili doğru kullanıldığında güçlüdür. Ama dili merkeze koyup duyguyu dışarıda bırakırsak, iyileşmeyi değil; yalnızca kendimizi daha iyi anlatmayı öğreniriz. Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Bu kelimeleri gerçekten hissettiğim için mi kullanıyorum, yoksa hissetmemek için mi?








