Geçtiğimiz yıl bu zamanlar, Ramazan’ın ilk gününde elim yine telefona gitti. Bildirimler, mesajlar, içerik planları… Her şey aynıydı ama ben aynı değildim.
Çünkü Ramazan insanın sadece düzenini değil, iç dünyasının ritmini de değiştiriyor. Biz içerik üreten insanlar için sosyal medya bir alışkanlık değil, sorumluluk. Bizi bekleyen bir kitle var. Ama Ramazan gelince şu soruyu soruyorum: Paylaşmak için mi yaşıyorum, yoksa yaşarken mi paylaşıyorum?
Ramazan aslında göstermenin değil, hissetmenin ayı.
Sosyal medyada Ramazan’ın da bir estetiği var artık. Özenli iftar sofraları, loş ışıkta kahve fincanları… Hepsi güzel. Ama en gerçek Ramazan anları kameraya alınmayanlar değil mi? Sahura uykulu kalkmak… İftara dakikalar kala telaş… Ezanla edilen ilk dua… Bir annenin çocuğunun tuttuğu oruçla hissettiği gurur…
Bunlar filtresiz ve en gerçek anlar
Bu ay influencer kimliğimle en çok şunu hissediyorum: Daha az paylaşma isteği, daha çok hissetme ihtiyacı. Ramazan biraz geri çekilmek, biraz yavaşlamak demek. Sürekli üretmek zorunda olduğumuz bir dünyada durabilmenin kıymetini hatırlamak demek. Normalde kurduğum masada ışığı, açıyı düşünürüm. Ama Ramazan’da bazen sadece o masanın parçası olmak istiyorum. Fotoğrafını çekmeden, paylaşmadan. Çünkü bazı anlar paylaşıldığında değil, yaşandığında anlam kazanıyor.
Bu ay aynı zamanda bir iç hesaplaşma zamanı. Ne paylaştığını değil, neden paylaştığını sorguluyorsun. Gerçekten istediğin için mi, yoksa paylaşman gerektiğini düşündüğün için mi? Sosyal medya hız üzerine kurulu; Ramazan ise yavaşlamayı öğretiyor. Ve o sessizlikte insan kendini daha net duyuyor.
Şunu da fark ettim; takipçiler kusursuz sofralardan çok gerçek duyguları görmek istiyor. Bazen sade bir “hayırlı iftarlar” cümlesi bile daha çok kalbe dokunuyor. Çünkü insanlar artık mükemmeli değil, samimiyeti arıyor.
Bu ay bana şunu hatırlatıyor: Sosyal medya hayatımın bir parçası, ama tamamı değil. Anne olarak yaşadığım bir iftar anı, çocuğumun heyecanı, ailemle
ettiğim bir sohbet hiçbir etkileşim sayısıyla ölçülemez. Biz her anı kaydetmeye çalışıyoruz. Oysa bazı anlar sadece yaşandığı için güzel.
Telefonu kenara bırakıp anın içinde olduğumda Ramazan’ı gerçekten yaşadığımı hissediyorum. Zaman yavaşlıyor ve ben kendime yaklaşıyorum.
Belki de Ramazan’ın en büyük hediyesi bu: Kendimize dönmek.
Bu ay daha az gösterip, daha çok hissederek… Daha az paylaşarak, daha çok yaşayarak…
Çünkü bazı güzellikler sadece Allah ile kul arasında kalınca daha anlamlı.
Ramazan bana içerik üretmeyi değil, anlam üretmeyi hatırlatıyor. Ve ben bu ay, her zamankinden biraz daha az gösterip biraz daha çok yaşamayı seçiyorum.








