Son zamanlarda ne yazık ki ülkemizdeki gündem okul saldırıları. Bu durum, öncelikle bir anne, sonra da bir klinik psikolog olarak beni gerçekten çok üzdü ve etkiledi. Bu nedenle bu ay köşemde buna değinmeden geçmek istemedim.
Okullar bizim için birer eğitim kurumu, ama sadece bunu söylemek yeterli olur mu? Bugün çocuklar ve ergenler için “okul” dediğimiz yer, fiziksel bir mekân olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Ve bence en kritik değişim burada başlıyor: Okul, çocuklar için artık tek başına bir dünya değil. Çocuklar bir yandan sınıfta oturuyorlar, evet; ama bir yandan da sürekli açık bir dijital dünyanın içinde yaşıyorlar. Bu iki alanı sandığımız gibi birbirinden ayırmak çok mümkün görünmüyor.
Son dönemlerde seanslarımda da sıklıkla duyduğum okul temelli şiddet olaylarını ve zorbalıkları bireysel bir durum gibi değerlendirmek kesinlikle yeterli değil, eksik kalıyor. Elbette her olayın kendine ait bir hikâyesi var ama bir de işin geneline bakmak istiyorum. Çocukların maruz kaldıkları içerikler, yalnız başlarına geçirdikleri deneyimler ve sosyal ilişkileri artık bambaşka bir zeminde şekillenmeye ve birbirini etkilemeye başladı.
Sosyal medya ya da dijital dünya elbette tek suçlu olamaz; fakat şiddet içeriklerine ulaşımın kolaylaştığı gerçeğini de reddedemeyiz. İşin bir de zorbalık tarafı var. Ne yazık ki okullarda yaşanan şiddet, küçümseme, alay etme ve korkutma gibi durumlarla anaokulundan itibaren karşılaşmaya başlıyor çocuklar. Üstelik bu durum okuldan çıkınca da bitmiyor. Tüm bunları yaşayan çocuk, bazen günün hiçbir saatinde kendini “güvende ve rahat” hissedemiyor.
Bu durum ne yazık ki çoğu zaman “çocuk bunlar, olur böyle şeyler” şeklinde geçiştiriliyor. Oysa çocuk psikolojisinde bu tür deneyimler çok daha derin izler bırakabiliyor. Güven duygusu sarsılan çocuğun tüm iç dünyası bu durumdan etkileniyor. Zorbalığa uğrayan çocuklarda okula gitmek istememe, sessizleşme, duygusal geri çekilme ve keyif aldığı şeylerden uzaklaşma görülebiliyor. Buna karın ağrısı, baş ağrısı gibi bedensel şikâyetler de eşlik edebiliyor. En sık gördüğümüz yansımalardan biri ise uyku düzenindeki bozulmalar. Kâbuslar, gece uyanmaları ve yalnız uyumakta zorlanma gibi belirtiler, çoğu zaman çocuğun gün içinde yaşadığı stresin geceye taşınmış hali olabiliyor.
Kendi klinik gözlemlerimden de şunu eklemek isterim: Çocuk sadece zorbalığa uğradığı anı değil, o anın “yeniden yaşanma ihtimalini” de taşımaya başlıyor. Yani tehdit sadece geçmişte kalmıyor, zihinde sürekli devam eden bir beklentiye dönüşüyor. Bu da çocuğun kendini sürekli tetikte hissetmesine neden oluyor.
Dijital dünya algoritmaları çoğunlukla yüksek duygu içeren içerikleri öne çıkarıyor: korku, öfke, gerilim gibi. Buna en basit oyunlarda, hatta çizgi filmlerde bile rastlayabiliyoruz. Bu durum hem çocuklar hem de yetişkinler için sürekli bir tetikte olma ve gerginlik hissi yaratabiliyor.
Burada ailelerin etkisinin kritik bir yerde olduğunu unutmamalıyız. Çocuklarımızın maruz kaldığı içerikleri mutlaka kontrol etmeliyiz. Ama iş sadece kontrol etmekle de bitmiyor. Çocuğun evde kendini ifade etmesine ne kadar alan açtığımız, onu ne kadar dinlediğimiz ve duygusunu ne kadar gördüğümüz de çok önemli. Fiziksel olarak aynı evde olmamız yeterli değil. Duygusal temasın zayıf olduğu yerde çocuk kendini yalnız hissedebiliyor. Sürekli uyum ya da başarı beklentisi de içe kapanmayı, hatta bazen öfke birikimini artırabiliyor. Bu da okulda ve arkadaşlık ilişkilerinde farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor.
Elbette bunların hiçbiri tek başına bu olayları açıklayamaz. Ne her şey dijital dünyanın ya da sosyal medyanın suçu diyebiliriz, ne de bunları sadece bireysel sorunlar olarak görebiliriz. Göz önünde bulundurmamız gereken şey, tüm bu döngünün birbirini besliyor oluşudur.
Okul, aile, sosyal çevre ve dijital dünya… Bunları artık birbirinden ayrı değerlendiremeyiz. Hepsinin aynı hikâyenin bir parçası olduğunu kabul etmeliyiz. Eğer bunu göremezsek pek çok şeyi ıskalamış oluruz. Bu nedenle ailelere şunu öneririm: Bu alanların birlikte nasıl bir atmosfer oluşturduğunu fark etmeye çalışın ve olumsuz etki yaratan noktaları yeniden düzenleyip iyileştirme yönünde adım atın. Ancak bunu yaparak çocukları gerçekten koruyabiliriz.








