Instagram sayesinde artık evler birbirine benzemeye başladı. Aynı koltuklar, aynı halılar, aynı “sade” salonlar… Sanki hepimiz görünmez bir dekorasyon kataloğunun içinde yaşıyoruz. Bir dönem “eski” denilen ahşap, “boğucu” bulunan koyu renkler, “yorucu” denilen desenler hayatlarımızdan çıkarıldı. Yerine steril, kusursuz, bembeyaz evler yerleştirildi. Peki bu gerçekten bizim zevkimiz miydi, yoksa bize estetik diye sunulan ortak bir algı mıydı?
Bugün sosyal medya yalnızca ne giydiğimizi değil, nasıl yaşayacağımızı da belirliyor. Özellikle Instagram’ın görsel odaklı dünyası; ışığı iyi yansıtan, temiz görünen, algoritmada daha “ferah” duran açık tonları ödüllendiriyor. Beyaz duvarlar, krem koltuklar, nötr tonlar… Çünkü ekranda en iyi onlar görünüyor. Zamanla insanlar evlerini yaşamak için değil, iyi görünmek için dekore etmeye başladı.
Psikologlara göre insan zihni sürekli maruz kaldığı görüntüleri zamanla “ideal” olarak kabul etmeye başlıyor. Sosyal medyada aynı tarz evleri tekrar tekrar görmek, bir süre sonra kendi evimizi eksik hissettirebiliyor. Bir anda yıllardır severek kullandığımız ahşap masa “demode”, koyu renk koltuk “iç karartıcı” oluveriyor. Çünkü artık zevklerimiz biraz da ekran tarafından şekillendiriliyor.
Oysa ev dediğimiz şey bir sergi alanı değil. Bir yaşam alanı. Çocukların çekinmeden yere oturduğu, koltuğa uzanırken “aman kirlenmesin” diye düşünmediği, kahvenin bazen sehpadan taştığı yer… Fakat son yıllarda evler yaşanmak için değil, korunmak için tasarlanıyor sanki. Beyaz koltuğa çocuk yaklaşamıyor. Açık renk halıda biri bir şey yiyecek diye tedirgin olunuyor. Evler büyüdükçe rahatlık küçülüyor.
İşin ironik tarafı ise şu: Minimalizm aslında insanı fazlalıklardan kurtarmayı amaçlıyordu. Ama zamanla başka bir baskıya dönüştü. “Sade ama kusursuz olmalı” anlayışı, insanları yeni bir tüketim yarışına soktu. Bir koltuk değişiyor, sonra perde göze batıyor, ardından masa… Ve insan kendi evinde sürekli eksik hissetmeye başlıyor.
Elbette beyaz ve açık tonları gerçekten seven insanlar da var. Açık renkler ferahlık hissi verebilir, daha sakin bir atmosfer yaratabilir. Sorun beyazın tercih edilmesi değil; tek doğru estetik gibi sunulması. Çünkü herkes aynı eve benzemeye başladığında, karakter kayboluyor. Oysa bir evi güzel yapan şey kusursuz görünmesi değil, sahibinden iz taşımasıdır.
Belki de bu yüzden insanlar yeniden karakteri olan evlere dönmeye başladı. Ahşabın sıcaklığına, koyu tonların derinliğine, renkli objelere, anne evinden kalan detaylara… Çünkü insan ruhu kusursuzluktan çok aidiyet arıyor.
Belki artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu ev gerçekten benim mi, yoksa algoritmanın bana önerdiği bir hayatın kopyası mı?
Çünkü bazen en güzel ev; içinde rahat nefes alınan evdir. Lekeden korkulmayan, kahkahanın yankılandığı, çocukların özgürce oynadığı ev… Kusursuz görünen değil, yaşanmış görünen evdir aslında “yuva” olan.








