Son zamanlarda annelik sanki görünmeyen bir yarışa dönüştü… Kim daha sağlıklı besliyor, kim çocuğuyla daha çok etkinlik yapıyor, kim daha sabırlı, kim daha “kusursuz”?
Telefonu elimize alıyoruz, birkaç dakika geziniyoruz ve bir bakıyoruz herkes harika:
-
Evler düzenli ve tertemiz, sanki her gün baştan kurulmuş gibi yepyeni…
-
Sofralar özenli, çocuklar mutlu, anneler enerjik…
Sonra başımızı kaldırıp kendi hayatımıza bakıyoruz: Dağılmış oyuncaklar, yarım kalmış işler, koltuğun üstünde bırakılmış kıyafetler ve “anneeee” diye peşimizden ayrılmayan çocuklar… İçimizden geçen o tanıdık cümle: “Ben nerede eksik kalıyorum?”
Görünmeyenin Ardındaki Gerçek
Ama kimse şunu söylemiyor: Gördüğümüz şeyler bir hayatın tamamı değil, sadece seçilmiş anları.
-
Hiç kimse sabahın köründe dağılan o evi paylaşmıyor.
-
Hiç kimse gün içinde üç kez toplanıp tekrar dağılan salonu göstermiyor.
-
Hiç kimse “bugün hiçbir şeye yetişemedim” dediği günü anlatmıyor.
Ben de bir anneyim. Benim evim de bazen derli toplu, bazen tam bir oyuncak savaş alanı. Bazen mis gibi, bazen “bunu yarına bıraksam mı” dediğim günler… Ve biliyor musunuz? Bu da hayatın ta kendisi.
Asıl İz Bırakanlar
Çocuklarımın en çok hatırlayacağı şey; evin ne kadar düzenli olduğu değil, o evin içinde nasıl hissettikleridir. Birlikte güldüğümüz anlar, yere oturup oynadığımız oyunlar, sarılıp durduğumuz o küçük anlar… Asıl iz bırakanlar bunlar.
Kendimizi başkalarıyla kıyasladıkça eksik hissediyoruz. Oysa her evin düzeni farklı, her annenin gücü farklı, her çocuğun ihtiyacı farklı. Belki de artık şunu demenin zamanı: “Benim evim yaşanıyor… ve bu çok normal.”
Çünkü annelik; kusursuz bir düzen kurmak değil, o düzenin içinde sevgiyle yaşayabilmektir. Ve evet… Bazen dağınık bir ev, içinde mutlu çocuklar varsa, zaten en güzel halindedir.








