Sabah alarmın sesiyle uyandığımızda zihnimize düşen ilk düşünce ne oluyor? Genelde “biraz daha uyusam” ya da “bugün halletmem gereken çok iş var” sarmalı…
Hemen telefona sarılıp başkalarının o pırıltılı hayatlarına bakıyoruz: Yeni model arabalar, kusursuz kahvaltı sofraları, bitmek bilmeyen tatiller… O an, içimizdeki o küçük ses fısıldıyor: “Sende neden yok?”
İşte tam o fısıltı, modern çağın en büyük hırsızı. Adı; yetinmemek.
Sıcak Bir Çayın Buharında Gizli Mutluluk
Aslında yetinmek dediğimiz şey, bir mahrumiyet edebiyatı değil. Aksine, hayatın küçük detaylarındaki o devasa lezzeti fark etme becerisi.
-
Hatırlayın: Akşama kadar yorulup eve geldiğinizde, ayağınızdaki ayakkabıyı çıkarmanın verdiği o muazzam ferahlık bir servete değer değil mi?
-
Ya da: Dışarıda buz gibi bir yağmur yağarken, içeride demlenmiş taze bir çayın buharını izlemek…
Eğer o an o çayın tadına odaklanmak yerine, “Keşke daha lüks bir fincanım olsaydı” diyorsanız, mutluluk elinizden kayıp gidiyor demektir. Yetinmek; eskiyen ama hala sizi sıcak tutan o hırkayı sevmek, akşam sofrasında kaşıkladığınız sıcak çorbanın kokusunu içinize çekmektir.
Kıyaslama Çukuru ve Gönül Tokluğu
Bugün çoğumuz, sahip olmadıklarımızın yasını tutmaktan, sahip olduklarımızın bayramını yapamıyoruz. Komşunun yeni aldığı eşyaya, arkadaşın gittiği restorana bakarken; kendi evimizdeki huzuru, çocuğumuzun neşesini ya da sağlığımızın yerinde oluşunu “sıradan” görüyoruz. Oysa hayat, biz planlar yaparken ve “daha fazlasını” beklerken akıp giden o kıymetli anların toplamıdır.
-
Bir düşünün: En son ne zaman sadece nefes alabildiğiniz için kendinizi şanslı hissettiniz?
-
En son ne zaman: Elinizdeki telefonun modeli düşük diye hayıflanmak yerine, o telefonla sevdiklerinize ulaşabildiğiniz için gülümsediniz?
Eksik Olan Eşya Değil, İç Huzuru
Yetinmek, yerinde saymak değildir; elindeki malzemeyle en güzel yemeği yapma sanatıdır. Cebindeki paraya göre değil, gönlündeki zenginliğe göre yaşamaktır. Çünkü biliyoruz ki; hırsın sonu yok. Bir evi olan ikinciyi, bir arabası olan üçüncüyü istiyor. Ama o “ikinci” veya “üçüncü” hiçbir zaman o beklenen mucizevi mutluluğu getirmiyor.
Asıl mucize; “Şu an, şu elimdeki bana yetiyor ve ben bununla mutluyum” diyebilmekte.
Son Söz
Hayat, devasa bir açık büfe gibi önümüzde duruyor. Tabağımızı tıka basa doldurmak değil, tadını alabileceğimiz kadarını alıp o lezzetin hakkını vermek bizi doyurur. Gözümüzü doyurmaya çalışmak yorar, gönlümüzü doyurmak ise şifadır.
Bugün eve dönerken, yol kenarında açmış sıradan bir çiçeğe ya da sevdiğiniz birinin gülümsemesine “yetinme” gözlüğüyle bakın. Göreceksiniz, dünya sandığınızdan çok daha zengin bir yer.








