Sanatı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, insan hikâyelerinin en güçlü anlatım biçimlerinden biri olarak gören Sinan Dağ; resimden heykele uzanan üretim yolculuğunda samimiyeti, yaşanmışlıkları ve duyguları eserlerine taşıyor. Başarılı sanatçıyla; ilhamını, üretim sürecini, Ankara’nın sanatına etkisini ve sanatın insanı dönüştüren gücünü konuştuk.
Röportaj: Sertaç Darcan
Öncelikle sizi kendi cümlelerinizle tanıyabilir miyiz? Sinan Dağ’ı sanat dışında nasıl biri olarak tarif edersiniz?
Aslında sanat dışında kendimi oldukça sıradan biri olarak tarif ederim. İnsanları gözlemlemeyi, onların hikâyelerini dinlemeyi severim. Çay içmek, uzun yürüyüşlere çıkmak, sokaklarda dolaşmak ve insanların anlattığı anılara kulak vermek bana iyi gelir. Gösterişten çok samimiyete inanırım. Eski eşyalar, aile fotoğrafları, çocukluk anıları ve yıllarca aynı evde yaşamış insanların bıraktığı izler beni her zaman daha fazla etkiler. Sanırım eserlerime yansıyan da tam olarak bu. Sanat benim için atölyede başlayıp atölyede biten bir uğraş değil; hayata bakış biçimi. Bunun dışında da sohbet etmeyi, yeni insanlar tanımayı ve iyi bir hikâyenin peşinden gitmeyi seven biriyim. Kendimi hiçbir zaman sanatın merkezine koymadım. Benim ilgimi çeken hep insan oldu. Çünkü bana göre sanatın en güçlü malzemesi boya ya da kil değil, insanın yaşadığı gerçek hikâyelerdir.
Resim, heykel ve farklı disiplinlerde üretim yapıyorsunuz. Sizce bir fikrin hangi sanat dalında hayat bulacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Aslında buna bilinçli bir karar verdiğimi söyleyemem. Her fikrin kendine ait bir dili olduğuna inanıyorum. Bazı hikâyeler yalnızca bir resimde karşılığını bulurken, bazıları üç boyutlu bir form olarak ortaya çıkmak istiyor. Bazen de tek bir disiplin yeterli olmuyor; resim, heykel, ses ya da mekân bir araya geldiğinde anlatmak istediğim duygu tamamlanıyor. Benim için önemli olan kullanılan malzeme değil, anlatmak istediğim hikâyeye en doğru yolu bulabilmek. Bu yüzden işe “Bunu resim mi yapayım, heykel mi yapayım?” diye başlamıyorum. Önce hikâyeyi dinliyorum. Hikâye beni hangi yöne götürüyorsa, üretim süreci de kendiliğinden o disiplinde şekilleniyor.
Heykel üretirken sizi en çok etkileyen duygu nedir? Bir esere ilk dokunduğunuz an mı, yoksa tamamladığınız an mı daha heyecan verici?
İlk dokunduğum an elbette çok kıymetli; çünkü o anda her şey mümkün. Ama benim için asıl heyecan, eserin tamamlandığı an değil, bana ilk kez “Artık oldum.” dediği andır. Bazen bu duygu henüz eser tamamlanmadan, tek bir bakışta ya da küçük bir ayrıntıda ortaya çıkar. O andan sonra ben yalnızca eksiklerini tamamlarım. Çünkü eser artık kendi kimliğini bulmuştur. Ben de onu dinlemeye devam ederim.
Sahi, kaç yıl oldu kariyeriniz?
Okul yıllarındaki üretimlerimi ayrı tutarsak, profesyonel anlamda en aktif üretim sürecimin başlangıcını 2012 yılı olarak görüyorum. Bu da yaklaşık 14 yıldır resim, heykel ve farklı disiplinlerde aktif olarak üretim yaptığım anlamına geliyor. Ben bunu sadece bir kariyer olarak değil; her yeni projeyle öğrenmeye, araştırmaya ve yeni hikâyeler anlatmaya devam ettiğim uzun soluklu bir yolculuk olarak görüyorum.
Sanat benim için atölyede başlayıp atölyede biten bir uğraş değil; hayata bakış biçimi…
Bir cümle ile neler söylemek istersiniz?
“Sanatta en değerli şey yetenek değil, karakterdir. Çünkü karakterinizi, duruşunuzu ve özgünlüğünüzü kaybettiğiniz an, geriye sadece iyi yapılmış bir taklit kalır.”
Eserlerinizde sıkça hikâyesi olan karakterlerle karşılaşıyoruz. Bu karakterler gerçek yaşamdan mı besleniyor, yoksa tamamen hayal gücünüzün ürünü mü?
Gerçek hayatta karşılaştığım ve hikâyelerini dinlediğim insanlardan besleniyorum. Karakterlerim; biraz onların, biraz da benim hikâyemin bir araya gelmesiyle doğuyor. Aslında her biri, aynı zaman diliminde yollarımızın kesiştiği ve birbirimizin hayatına dokunduğumuz kısa anların bir belgesi. Benim ilgimi çeken kusursuz insanlar değil; küçük ayrıntıları, zaafları, anıları ve yaşanmışlıkları olan insanlar. Bu yüzden eserlerimdeki karakterler izleyiciye çoğu zaman tanıdık geliyor. Çünkü aslında hepimizin hayatından bir parça taşıyorlar. Ben yeni insanlar yaratmaktan çok, hayatın içinde çoğu zaman fark edilmeden geçip giden hikâyeleri görünür kılmaya çalışıyorum.
Kırılma noktanız ne zamandı?
Kırılma noktam, sanatın yalnızca kendimi ifade etmenin bir yolu olmadığını fark ettiğim zamandı. Benim için sanat; bir yaşam tarzı, bir oyun alanı ve aslında yaşamın ta kendisiydi. Bunu gerçekten keşfettikten sonra her şey değişti. Hayata bakışım da üretim biçimim de dönüştü. O günden sonra sanat benim için sadece ortaya bir eser koymak değil, yaşadığım hayatı anlamlandırmanın ve paylaşmanın bir yolu hâline geldi.
Sanatın günümüzde insanlara en çok neyi hatırlatması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Bence sanatın bugün insanlara en çok hatırlatması gereken şey, insan olduklarıdır. Hızla tükettiğimiz bir çağda yaşıyoruz; sanat ise bizi yavaşlatıyor, düşündürüyor ve hissettiriyor. Bazen unuttuğumuz bir anıyı, bazen de fark etmeden yanından geçip gittiğimiz bir hikâyeyi yeniden hatırlatıyor. Sanatın en büyük gücü de tam olarak burada yatıyor.
Ankara’da üretmeye devam eden bir sanatçı olarak bu şehrin sanatınıza nasıl bir etkisi oldu?
Hayatı Ankara sokaklarında öğrendim. Fırçayı da burada tuttum, bir kadını da bu şehirde sevdim. Daha ne olsun… Ankara’nın acele etmeyen bir tarafı var. Burada hâlâ uzun uzun sohbet edebiliyor, bir bankta oturup gökyüzünü seyredecek zaman bulabiliyorsunuz. Benim sevdiğim şey de tam olarak bu. İyi ya da kötü, birçok hikâyem bu şehirde başladı ve hâlâ burada devam ediyor. Sanırım eserlerime sinen duygu da biraz Ankara’nın bu sakin ve samimi hâlinden geliyor.
Heykel sanatında malzeme seçimi sizin için ne ifade ediyor? Bir malzeme bazen fikrin önüne geçebilir mi?
Benim için malzeme, fikrin önüne geçen değil; ona hizmet eden bir araç. Her malzemenin kendine özgü bir dili ve karakteri var. Ancak asıl önemli olan, anlatmak istediğiniz hikâyeye en doğru karşılığı verebilmesi. Bu yüzden önce malzemeyi değil, hikâyeyi dinliyorum. Hikâye hangi malzemeyi gerektiriyorsa, seçim de kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Sanat üretim sürecinizde ilham mı daha baskın, disiplin mi?
İlhamın çalışırken geldiğine inanıyorum. Bana göre disiplin, ilhamı doğurur. Atölyeye ilham gelmesini bekleyerek değil, düzenli üreterek giriyorum. Çünkü bazen en iyi fikirler, çalışmanın tam ortasında ortaya çıkıyor. İlham bir kıvılcım olabilir ama onu kalıcı bir esere dönüştüren şey disiplin ve emektir.
Genç sanatçılar çoğu zaman görünür olabilmekte zorlanıyor. Sizce bugün yetenek mi daha önemli, yoksa kendini doğru anlatabilmek mi?
Bence ikisi de önemli. Ancak uzun vadede belirleyici olan, kendin olabilmektir. Bugün görünür olmak eskisine göre daha kolay, kalıcı olmak ise çok daha zor. Yetenek sizi belli bir noktaya taşır, kendinizi doğru ifade etmek ise insanlarla bağ kurmanızı sağlar. Ama bütün bunların ötesinde karakterinizi, duruşunuzu ve özgünlüğünüzü koruyabilmeniz gerekir. Çünkü insanlar bir süre sonra yalnızca eseri değil, o eserin arkasındaki insanı da merak etmeye başlar.
Bugüne kadar sizi en çok zorlayan eseriniz hangisiydi? Teknik olarak mı, yoksa duygusal olarak mı sizi daha fazla yordu?
Açıkçası bugüne kadar beni zorlayan tek bir eser olmadı. Her çalışmanın kendine özgü bir süreci ve çözülmesi gereken sorunları var. Ancak ben bunları zorluk olarak değil, üretimin doğal bir parçası olarak görüyorum. Beni asıl motive eden şey, her eserin bana yeni bir şey öğretmesi ve yeni bir hikâyenin kapısını aralaması.
Yeni projeleriniz neler olacak?
Yeni sanat sezonunda eserlerimi daha çok yurt dışındaki sergilerde ve sanat fuarlarında göreceksiniz. Bunun yanında Türkiye’de yürütülen büyük müze projelerinde sanatsal üretim ve uygulama süreçlerinde yer almaya devam edeceğim. Önümde hem kendi işlerimi farklı coğrafyalara taşıyacağım hem de kültürel projelerin içinde aktif olarak üretmeye devam edeceğim yoğun ve heyecan verici bir dönem var.
Röportajımızın sonuna gelirken öncelikle çok teşekkür ederim. Son olarak neler paylaşmak istersiniz?
Ben teşekkür ederim. Son olarak şunu söylemek isterim; hayat çok hızlı akıyor ama en güzel hikâyeler hâlâ insanlarda saklı. Birbirimizi dinlemeyi, aynı masada oturmayı, sohbet etmeyi ve birlikte anılar biriktirmeyi ihmal etmeyelim. Çünkü günün sonunda geriye kalan şey, sahip olduklarımız değil; birbirimize bıraktığımız izler oluyor.








