Sessizliğin Derinliğindeki Oyuncu
Bazı oyuncular vardır, ekranda belirdikleri an hikâyenin ritmi değişir; Mücahit Koçak işte o isimlerden biri. Onu bazen “Bozkır”ın tozlu yollarında bir vicdan muhasebesi yaparken, bazen “Onbeşliler”in fedakâr ruhunda, bazen de “Vefa Sultan”ın manevi ikliminde izliyoruz. Canlandırdığı her karaktere o kadar içten bir ruh üflüyor ki, izleyici için oyunculuk sınırları kalkıyor ve ortaya hayatın en saf hali çıkıyor. Mütevazı duruşunu ödüllü başarılarıyla taçlandıran, her rolünde “insan olmayı” dert edinen Mücahit Koçak ile kariyer yolculuğundan hayata bakışına, geçmişin izlerinden bugünün gerçeklerine uzanan samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
1. Farklı tür ve mecralarda; Bozkır ve İki Şafak Arasında gibi festival filmlerinden, Vefa Sultan ve Onbeşliler gibi dönem işlerine uzanan bir yolculuğunuz var. Bir rolü kabul etmeden önce sizin için belirleyici olan şey nedir?
Bir rolü kabul ederken en çok karakteri anlamaya dair bir kapı açılıp açılmadığına bakıyorum. O karakterin koşullarını, iç dünyasını ve neden öyle davrandığını sezebildiğim; hatta onun yerine geçip bunu deneyimleme heyecanı duyduğum işler beni daha çok çekiyor.
2. Aldığınız ödüller ve festival karşılıkları, yeni bir projeye yaklaşımınızı değiştiriyor mu? Yoksa her rolü yeniden sıfırdan inşa edilen bir alan gibi mi görüyorsunuz?
Ödüllerin, farkında olmasam da, bir rolü bana emanet edenler üzerinde dolaylı bir etkisi olabilir; ama karakter inşa etme sürecine geldiğimde bunun bana bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Her yeni proje sanki yeni bir laboratuvar ve her karakter, orada cevabını aradığım yeni bir soru…
3. Oyunculuğunuzda özellikle ‘sessizlik’ ve söylenmeyen duyguların güçlü bir yeri var. Diyalogsuz sahnelerde karakterin iç dünyasını seyirciye aktarırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Oyunculuk, başka bir karakterin geçici olarak sizin bedeninizde belirmesine izin vermektir; bir tür misafir ağırlama hali gibi… Karakter gelir ve sizin fiziki imkanlarınızı kullanır. Karakterin temel isteğini ve motivasyonunu anlayabildiğimiz ölçüde, onun bedenimizde belirmesine alan açmış oluruz. O zaman sessizlikleri, bakışları ve duruşları da bir anlam taşımaya başlar.
4. Oynadığınız karakterler genellikle derinliği olan, “derdi olan” insanlar. Set bittiğinde o karakterin ağırlığını üzerinizden atmak için uyguladığınız bir ritüeliniz var mı?
Bir ritüelim yok ama bazen uzun süre hoşça vakit geçirdiğim bir misafiri uğurlamanın hüznünü hissediyorum. Ancak bu uzun süren bir hâl olmuyor; işin görünür olmasını bekleme heyecanı zamanla bu duygunun yerini alıyor.
5. “Vefa Sultan” projesi, adı üzerinde bir “vefa” ve maneviyat hikâyesi. Günümüzün hızlı ve tüketim odaklı dünyasından çıkıp o atmosferin içine girmek ruhunuza nasıl geldi?
O dönem insanlarının nasıl davrandığını, ritüellerini, neden öyle giyindiklerini, birbirlerine nasıl hitap ettiklerini vs. anlamaya çalışırken atmosfer zaten kendiliğinden inşa oldu. Ekip içinde uyumlu bir çalışma vardı; setin genel hali dizinin kurmaya çalıştığı dünyaya ters düşmüyordu. ‘Yareli’yi oynamak benim için çok özel bir deneyimdi. Seyirciyle buluştuğunda aldığım geri dönüşler beni çok mutlu etti.
6. “Onbeşliler” dizisinde olduğu gibi tarihî ve kahramanlık hikâyelerini canlandırırken, karakteri inşa etme sürecinizde hangi unsurlardan besleniyorsunuz?
Dışsal görünümünden fiziksel detaylarına, tarihsel bilgilerden karakterin iç dünyasına kadar işe yarayabilecek her şeyi değerlendirmek gerek. Sette o kostümü giymek, o makyajı ve savaş atmosferini dinleyip o etkiye açık olmak oyuncuya çok yardımcı oluyor tabii. Bir kahramanlık hikâyesi anlatırken, sadece bir karakteri değil, bir hafızayı da taşıdığını hissediyorsun. Bu da yapıma, senariste, yönetmene olduğu gibi oyuncuya da güçlü bir sorumluluk yüklüyor.
7. İçinde bulunduğumuz sektörün ışıltılı yapısına rağmen, daha dengeli ve ayağı yere basan bir duruşunuz olduğu hissediliyor. Farklı ortamlarda bu dengeyi ve uyum sürecini nasıl yönetiyorsunuz?
İnsan, gittiği yere haliyle kendi özelliklerini de taşıyor ve her yeni ortamda bir uyumlanma süreci yaşıyor. Bazen bu çevre sizi içine alıyor, bazen daha mesafeli kalmayı gerektiriyor. Bunun avantaj olduğu zamanlar da var, zorlayıcı olduğu zamanlar da. Ama genel olarak, sonradan pişmanlık duyacağım bir davranışta bulunmamaya dikkat ediyorum.
8. Sizin için “başarı” sadece bir ödül almak mı, yoksa bir izleyicinin gözünde canlandırdığınız karakterle bir bağ kurabilmek mi? Bugünün Mücahit’i, kariyerine yeni başlayan Mücahit’e bir tavsiye verecek olsa bu ne olurdu?
Kimya öğretmenliği bölümünden ayrılmıştım ve ‘Oyunculuğu seçmekle yanlış mı yaptım?’ sorusu hep aklımı kurcalıyordu. Oyunculuk adına bir türlü umut verici bir gelişme olmuyorwas. Bozkır filminden sonra Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en iyi erkek oyuncu ödülü benim zihnimi toparlamama ve endişeleri bir kenara bırakmama yardım etti… O yüzden yeri ayrı. Sonraki ödüller de motivasyonumu hep tazeledi.
Sahnede ya da kamera önünde, olduğumdan başka birine ne kadar dönüşebilirsem o kadar doğru yolda olduğumu hissediyorum. Oyunculukta başarı benim için bununla ilgili. Bu dönüşüm seyircide bir karşılık bulduğunda, maksat zaten hasıl oluyor. Ödül beklentisinin ise bu süreci bulandırma ihtimali olduğunu düşünüyorum. Bugünden geriye baktığımda, genç Mücahit’e tohumun yeşermeden önce bir süre karanlıkta beklediğini hatırlatır, sabretmesini söylerdim.
9. Bir kelimeyle “Vefa”: Sizin sözlüğünüzde ne ifade ediyor?
Vefa size ulaşmış, sizi beslemiş bir dalı, kurulmuş bir bağı yaşatmak, zayıflamasına göz yummamaktır…
10. Bir senaryoda sizi ilk görüşte tavlayan şey nedir?
Okurken kafamda izlediğim sahnede görüntü belirgin, sesler netse, karakterler nefes alıp çoktan kıpırdamaya başlamışsa ve sinir sistemim tepki veriyorsa o işin içinde olmak için bir heyecan duymaya başlarım.








