Ben Genç Yaşta Ülkesinden Uzaklaşmış Biriydim! Bu Mesafe Beni Köklerime Daha Çok Yaklaştırdı!
Anadolu’nun köklü ezgileriyle Latin müziğinin tutkulu ritimlerini aynı potada buluşturan Elif Sanchez, son yıllarda uluslararası sahnede dikkat çeken isimlerden biri oldu. Türkülerle büyü-yen, genç yaşta Amerika’ya giderek Berklee’de eğitim alan sanatçı; farklı müzik kültürleriyle kurduğu ilişkiyi “sınırları olmayan bir duygu dili” olarak tanımlıyor. Elif Sanchez’le gerçekleş-tirdiğim özel röportajımla sizleri baş başa bırakıyorum bu ay…
Müziğinizde Anadolu ile Latin dünyasını bir araya getiriyorsunuz. Bunu seçtiniz mi, bir proje miydi?
Aslında yaptığım hiçbir eylem hesaplı bir kararın sonucu değil. Ben türkülerle büyüdüm, ilk duyduğum melodiler Anadolu’ya aitti ve bu, müzik hafızamın temelini oluşturdu.
Zaman içinde dinlediklerim çoğaldı, çeşitlendi. Amerika’ya taşındığımda farklı müzik kültürleriyle tanıştım ve Latin müziği hayatıma çok doğal bir şekilde girdi.
Bu iki dünya yıllar içinde kendiliğinden iç içe geçti. “Şunu şununla birleştireyim.” gibi bir düşünceyle değil, yaşadığım hayatın müziğime yansımasıyla oluştu. Ama ne olursa olsun, o öz -yani türküler- hep merkezde kaldı.
Farklı dillerde şarkı söylüyorsunuz. Hangi dilde kendinizi daha özgür ve derin olarak görüyorsunuz?
Aslında her dilde özgürüm ama her biri bende farklı bir kapı açıyor. Türkçe, ana dilim olduğu için en kırılgan ve en derin yerime dokunuyor… Çocukluğuma, geçmişime!
İngilizce ise uzun yıllardır hayatımın bir parçası. Kendimi ifade ederken geniş bir alan sunuyor, hatta bazen Türkçeden daha rahat hissettirdiği oluyor. Belki de o mesafe hissi bir özgürlük yaratıyor.
İspanyolca ise bambaşka bir yerde duruyor. Daha tutkulu, daha akışkan… Ritimle ve bedenle daha doğrudan bir bağ kuruyorum. Şarkının içinde daha hareketli, daha dans eden bir tarafım ortaya çıkıyor.
Berklee’deki eğitiminiz, yerel müziğinizi nasıl besledi veya müziğinizi tanıtma açısından size nasıl bir katkı sağladı?
Açıkçası müziği “pazarlamak” gibi bir yerden hiç düşünmedim. Ben genç yaşta ülkesinden uzaklaşmış biriydim ve bu mesafe beni köklerime daha çok yaklaştırdı.
Berklee’de geçirdiğim yıllar bana şunu öğretti: Kendi özünden kopmadan da dünyayla iletişim kurabilirsin. Orada herkes kendi kültürünü gururla taşıyordu. Bu bana büyük bir öz güven verdi. Anadolu ezgilerini egzotik bir unsur gibi değil, kimliğimin doğal bir parçası olarak sunmayı öğrendim. Bu benim için gerçek bir kırılma anıydı.
Javier Limón ile çalışmak sizin için nasıl bir deneyimdi? Kariyerinizde bir dönüm noktası oldu mu?
Kesinlikle öyleydi. Ama sadece müzikal anlamda değil, içsel olarak da.
Javier Limón gibi çok değerli bir prodüktörün benim kendi sesimle yaptığım müziği beğenmesi, bunu desteklemesi bana büyük bir öz güven verdi.
Bu, doğru yolda olduğuma dair güçlü bir işaretti. Ayrıca onun yıllar geçse de müziğe aynı heyecanla yaklaşması bana çok şey öğretti. Başarı arttıkça heyecanın azalması gerekmediğini ondan gördüm.
Bir Türk sanatçı olarak Latin müzik dünyasında bu kadar karşılık bulmayı bekliyor muydunuz, bu nasıl hissettiriyor?
Açıkçası hayır. Latin müzik çok güçlü bir gelenek ve kimliği çok net bir alan. Dışarıdan biri olarak hep saygılı ve temkinli yaklaştım.
Ama zamanla şunu fark ettim: Eğer o müziği gerçekten dinlemiş, anlamaya çalışmışsanız bu hissediliyor. Ben hiçbir zaman “Latin gibi olayım!” demedim. Kendi kimliğimle yaklaştım. Sanırım kabul görmemin nedeni de buydu.
“Sınırları olmayan müzik” tanımını sıkça kullanıyorsunuz. Bu sizin için ne ifade ediyor?
Bu benim için politik değil, tamamen duygusal bir tanım. Çünkü müziğin doğasında zaten sınır yok. Bir Anadolu türküsünün bir İspanyol’un kalbine dokunabilmesi ya da bir boleronun bir Türk’ü ağlatabilmesi… Asıl mesele bu.
Ben türleri karıştırmaktan çok ortak duyguları buluşturmaya çalışıyorum. Çünkü coğrafya değişse de duygular aynı.
Son çalışmalarınızda dinleyiciye en çok neyi hissettirmek istiyorsunuz?
Benim için her zaman en önemli şey samimiyet oldu. Son dönemde ise özellikle kırılganlık üzerine düşünüyorum. Bugün herkes güçlü ve kusursuz görünmek zorundaymış gibi hissediyor. Ama ben şarkılarımda “Ben de korkuyorum, ben de özlüyorum!” diyebilmek istiyorum. Çünkü hissetmek zayıflık değil, aksine cesaret.
Javier Limón gibi çok değerli bir prodüktörün benim kendi sesimle yaptığım müziği beğenmesi, bunu desteklemesi bana büyük bir öz güven verdi. Bu, doğru yolda olduğuma dair güçlü bir işaretti…
Geleneksel enstrümanları ve vokalleri bugünün müziği içinde korumak zor mu?
Evet, çünkü ince bir denge var. Ya fazla sterilize edip ruhunu kaybediyorsunuz ya da fazla geleneksel bırakıp bugünden koparıyorsunuz. Benim amacım onları yaşayan bir organizma gibi ele almak. Günümüz sound’una entegre etmek. Bu zor ama aynı zamanda en yaratıcı alan da burası.
Dijitalleşen müzik dünyası üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?
Artık sürekli üretim ve görünürlük baskısı var. Bu bazen hız kazandırıyor ama bazen yüzeyselleştirme riski de taşıyor. Kendime hep şunu hatırlatıyorum: Algoritmalar geçici, şarkılar kalıcı. Benim için önemli olan, önce kendimi ikna etmek. Eğer şarkı bana geçmiyorsa başkasına da geçmez.
Yakın zamanda yeni projeler ya da sürprizler var mı?
Yeni kayıtlar üzerinde çalışıyorum. Bu projelerde kültürler arası geçişler daha da belirgin olacak. Farklı ülkelerden müzisyenlerle iş birlikleri var ve Avrupa’da konser planları netleşmeye başlıyor. Yeni albüm kaydediyorum. Son iki teklim “Ayrılıg ve Me Skotose Giati Tin Agapousa” ile ilgili şahane tepkiler aldım. Dinleyici çok sevdi şarkıları. Yeni şarkı, albüm, konserler üzerine çalışıyoruz.








